EVDE BAKIM YARDIMI YÖNETMELİĞİ’NİN 16.01.2026 TARİHLİ DEĞİŞİKLİKLER IŞIĞINDA İNSAN HAKLARI HUKUKU VE SOSYAL DEVLET İLKELERİ AÇISINDAN ANALİZİ
Av. Müjgan Bilgen ÖZEN
ÖZET
Bu çalışmada, 27.05.1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu’nun Ek 7 nci maddesi dayanak alınarak yürürlüğe giren ve 16.01.2026 tarihinde köklü değişikliklere uğrayan Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği hükümleri incelenmiştir. Yönetmelik kapsamında engelli bireylerin bakıcılarına ödenen sosyal yardımlar ve bu yardımların usul-esasları; uluslararası insan hakları hukukunun, anayasal normların ve modern sosyal devlet teorisinin temel taşlarını oluşturan “insan onuru”, “maddi eşitlik”, “ayrımcılık yasağı” ve “bağımsız yaşam hakkı” ilkeleri açısından eleştirel bir süzgeçten geçirilmiştir. Çalışmada, mevcut yasal mevzuatın ve idari pratiklerin engelli bireyi bağımsız bir hak öznesi olarak konumlandırmak yerine, hane ekonomisine ve aile yapısına bağımlı bir “bakım nesnesi” haline getirdiği hipotezi savunulmaktadır. Uluslararası denetim organlarının, Danıştay idari dava dairelerinin ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihatları doğrultusunda, mevzuattaki tıbbi-paternalist yaklaşımdan hak temelli sosyal modele geçişin yasal gereklilikleri ve çözüm önerileri makale boyutunda tartışmaya açılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Evde Bakım Yardımı, İnsan Onuru, Maddi Eşitlik, BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Sosyal Devlet, Hak Temelli Yaklaşım.
1. GİRİŞ VE TEORİK ÇERÇEVE
1.1. Evde Bakım Yardımının Tanımı, Amacı ve Tarihsel Gelişimi
Evde bakım yardımı, ağır engelli veya günlük yaşam faaliyetlerini tek başına ikame ettiremeyen dezavantajlı bireylerin biyolojik, psikolojik ve sosyal bakım ihtiyaçlarının kendi yaşam alanlarında karşılanması amacıyla kurgulanmış en temel sosyal destek mekanizmalarından biridir. Geleneksel refah devleti uygulamalarında engelli veya yaşlı bireylerin bakımı kurumsal yatılı bakım merkezleri eliyle yürütülmekte iken, modern sosyal politika paradigması bu bireylerin kurumsal mekanlara mahkûm edilmeksizin, kendi doğal sosyal çevrelerinde ve aile bağlarını koparmadan yaşamlarını sürdürmelerini birincil amaç edinmiştir.
Türkiye’de bu alandaki yasal dönüşüm, özellikle 2005 yılında yürürlüğe giren 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun ile ivme kazanmıştır. Söz konusu kanunun genel gerekçesinde, insan haklarına dayalı ve ayrımcılıkla mücadele eksenli bir sosyal politikanın sacayakları kurulmuş; fırsat eşitliği ile engellilerin toplumsal hayata tam katılımı yasal güvenceye bağlanmak istenmiştir. Ancak yasanın vizyoner yaklaşımı ile yürütme organı tarafından ihdas edilen alt düzenleyici işlemler (yönetmelikler, genelgeler, tebliğler) arasında felsefi ve hukuki bir kopukluk meydana gelmiştir. Çıkarılan yönetmeliklerle yasal hakların kapsamı daraltılmış, hak temelli yaklaşımdan uzaklaşılarak sistem bir nevi “lütuf ve yardım” eksenine kaydırılmıştır.
1.2. İnsan Onuru İlkesi ve Engelli Bireyin “Özne” Olma Niteliği
Modern insan hakları hukukunun ve demokratik anayasal düzenlerin epistemolojik temeli “insan onuru” (human dignity) kavramıdır. İnsan onuru, bireyin etnik kökeni, cinsiyeti, ekonomik durumu veya bedensel/zihinsel yetilerinden bağımsız olarak, yalnızca “insan olması” sıfatıyla sahip olduğu vaz geçilemez ve devredilemez değeri ifade etmektedir. Kantçı felsefede de karşılığını bulan bu ilke uyarınca, hiçbir insan başka bir amacın, politikanın veya ekonomik tasarrufun “aracı” ya da “nesnesi” haline getirilemez; her birey kendi başına bir “amaç” ve “özne”dir.
Engellilik hukuku açısından insan onuru, engelli bireylerin birer merhamet, koruma veya hayırseverlik nesnesi (object) olarak görülmesini kesin bir dille reddeder; onları hakların doğrudan sahibi olan bağımsız birer özne (subject) olarak tanır. Ne var ki, yürürlükteki Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği’nin sistematik yapısı, engelli bireyi kendi başına bağımsız bir hak sahibi olarak değerlendirmek yerine, içinde yaşadığı hanenin sosyo-ekonomik durumuna eklemlenmiş, iradesi ve bireysel varlığı ikinci plana itilmiş bir bağımlı kişi olarak konumlandırmaktadır. Bu durum, engelli bireyin toplumsal saygınlığını ve onurunu zedeleyen en temel yapısal açmazdır.
2. ULUSLARARASI VE ULUSAL MEVZUATIN UYUMU: ANAYASA’NIN 90. MADDESİ VE BM SÖZLEŞMESİ
2.1. Anayasa’nın 90. Maddesinin Son Fıkrasının Normlar Hiyerarşisindeki Rolü
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına 2004 yılında 5170 sayılı Kanun ile eklenen hüküm, Türk hukuk sisteminde radikal bir insan hakları reformu yaratmıştır. İlgili hüküm şöyledir:
“...Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
Bu normatif düzenleme uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler, normlar hiyerarşisinde kanunların üzerinde bir konuma yerleşmiş ve kanunlarla çelişmeleri halinde doğrudan uygulanma kabiliyetine kavuşmuştur. Dolayısıyla, idari yargı makamları ve adli mahkemeler önüne gelen uyuşmazlıklarda, iç hukukta yer alan ve doğrudan ya da dolaylı ayrımcılık içeren kanun veya yönetmelik hükümlerini bertaraf ederek, uluslararası insan hakları sözleşmelerini esas almakla anayasal olarak yükümlüdürler.
2.2. BM Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’nin Temel Felsefesi
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 2006’da kabul edilen ve Türkiye bakımından 28.10.2009 tarihinde yürürlüğe girerek iç hukuk normu halini alan “BM Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, engelliliğe yaklaşımda küresel bir paradigma değişimini temsil eder. Sözleşme’nin genel ilkelerini düzenleyen maddeleri ile özellikle 24, 25, 26, 27 ve 28 nci maddeleri; engelli bireylerin eğitim, sağlık, habilitasyon, rehabilitasyon, çalışma, istihdam, yeterli yaşam standardı ve sosyal korunma haklarını devletlerin mutlak ödevi olarak tanımlar.
Sözleşme’nin felsefi özü; engelliliği bireyin biyolojik eksikliğine indirgeyen “tıbbi model”den (medical model), engelliliği birey ile çevresel engeller arasındaki etkileşimin yarattığı toplumsal bir kısıtlılık olarak gören “sosyal model”e (social model) geçiştir. Bu bağlamda sözleşme, taraf devletlere iç hukuklarındaki tüm mevzuatı, idari uygulamaları ve bütçe tasarruflarını bu hak temelli yaklaşımla uyumlu hale getirme ve engellilere yönelik her türlü doğrudan/dolaylı ayrımcılığı ortadan kaldırma yükümlülüğü yüklemektedir.
3. EVDE BAKIM YARDIMI YÖNETMELİĞİ’NİN esas VE USULİ ŞARTLARININ ANALİZİ
26.05.2023 tarihli ve 32202 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ve 16.01.2026 tarihinde revize edilen Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği, sosyal yardımın bağlanabilmesi için bütüncül olarak gerçekleşmesi gereken üç temel şart aramaktadır. Bu şartlar aşağıda alt başlıklar halinde maddi hukuk ve anayasal ilkeler bağlamında analiz edilmiştir.
3.1. Sağlık Kurulu Raporu ve “Tam Bağımlılık” Kriterinin Tıbbi Model Açısından Eleştirisi
Yönetmeliğe göre ilk şart, kişinin en az %50 engelli olması ve yeni sağlık kurulu raporu terminolojisi uyarınca “tam bağımlı” (çocuklar için ise “Çok ileri düzeyde ÖGV”, “Belirgin ÖGV” veya “Özel koşul gereksinimi var - ÖKGV”) ibaresini taşımasıdır. Türkiye’deki mevcut sağlık kurulu raporlama sistemi, tamamen klinik-tıbbi parametrelere dayalı bir biçimde inşa edilmiştir. Bireyin vücut fonksiyon kayıpları, yönetmelik eki cetvellerde (Erişkinler İçin Engelli Sağlık Kurulu Raporları Engel Oranları Alan Kılavuzu) yer alan soyut oranlar üzerinden matematiksel olarak hesaplanmaktadır.
Bu tabloların ve hesaplama yöntemlerinin bilimsel ve sosyolojik gerçeklerle bağdaşmadığı ortadadır. Örneğin, %100 işitme kaybı olan bir bireyin vücut fonksiyon kaybı oranı cetvele göre %52, %100 görme engelli bir bireyin ise %90 olarak belirlenmiştir. Oysa bu oranlar soyut olup, bireyin eğitim düzeyini, sosyal çevresini, mesleki formasyonunu ve teknolojiye erişimini tamamen dışlamaktadır. Müzik öğretmenliği icra edecek bir kişi için işitme kaybının fonksiyonel etkisi %100 iken, resim öğretmenliği yapacak biri için bu etki minimal düzeydedir. Raporlardaki oranların bilimsel nesnellikten uzak olduğunun en somut kanıtı, geçmişte görme engellilerin ÖTV muafiyetli araç alabilmesi için tepkisel bir idari kararla oranın %85’ten %90’a yükseltilmiş olmasıdır.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2000 yılından itibaren tıbbi modelin yetersizliğini saptayarak ICF (Uluslararası İşlevsellik, Engellilik ve Sağlığın Sınıflandırılması) ölçeğini geliştirmiştir. ICF yaklaşımı, engelliliğin tıbbi, sosyal, ekonomik, eğitsel ve çevresel faktörlerin dinamik etkileşimiyle ortaya çıkan multidisipliner bir olgu olduğunu kabul eder ve değerlendirme heyetlerine tıp doktorlarının yanı sıra sosyal çalışmacıların, psikologların ve eğitim uzmanlarının katılımını şart koşar.
BM Engelli Hakları Komitesi de 11-15 Mart 2019 tarihli 21 nci Oturumunda Türkiye’nin Ulusal Raporunu incelemiş ve 9 Nisan 2019’da yayımladığı tavsiye kararının 5 ve 6 ncı maddelerinde, Türkiye’deki sağlık raporlarının engelli bireyleri yalnızca klinik durumlarına indirgeyen “tıbbi, hayırsever ve ataerkil” yapısından derin endişe duyduğunu açıkça beyan etmiştir. Komite, sistemin acilen “insan hakları modeline” (human rights model) uyumlu hale getirilmesini ve çoklu değerlendirmelerin başvuranlar üzerindeki gereksiz bürokratik yükünün kaldırılmasını tavsiye etmiştir. Dolayısıyla mevcut raporlama kriterleri Anayasa’ya, BM Engelli Hakları Sözleşmesi’ne ve uluslararası standartlara aykırıdır.
3.2. Kişinin Başkasının Yardımına Muhtaç Olma Durumu
Yönetmeliğin ikinci koşulu, engelli bireyin beslenme, temizlik, giyinme, seyahat gibi en temel günlük yaşam aktivitelerini başka bir kişinin sürekli fiziki desteği, yardımı ve bakımı olmaksızın yerine getiremeyecek derecede düşkün olduğunun saptanmasıdır. Bu şart her ne kadar fiili bakım ihtiyacını hedeflese de, uygulamanın sosyal hizmet boyutundan ziyade hane halkı gelirine endekslenmesi nedeniyle işlevsizleşmektedir. Bakım ihtiyacı saptanan bireyler, salt ekonomik sınırları aşmaları nedeniyle sistem dışına itilmektedir.
3.3. Hane Gelir Kriteri ve Gelir Hesaplamasındaki Mal Varlığı Çarpanlarının Hukuki Boyutu
Mevzuat uyarınca en sorunlu ve anayasal ilkelerle en radikal biçimde çelişen şart, hane gelir kriteridir. 2828 sayılı Kanun Ek Madde 7 ve Yönetmelik hükümleri uyarınca, hanedeki tüm bireylerin her ne ad altında olursa olsun gelirleri toplanmakta ve kişi başına düşen ortalama aylık gelir net asgari ücretin 2/3’ünden az ise yardım bağlanmaktadır. Gelir tespiti yapılırken idare, rasyonel olmayan ve mülkiyet hakkını zedeleyen şu çarpanları esas almaktadır:
Gelir / Varlık Türü
Hesaplamaya Esas Alınan Aylık Değerleme Oranı
Aylık net maaş, ücret, nafaka, yevmiye
Net ortalamanın %100’ü
Hanenin ikamet dışı diğer konutları (kira getirili)
Rayiç bedelin 240’ta biri + kira geliri toplamı
Hanenin ikamet dışı diğer konutları (kira getirisiz)
Rayiç bedelinin 120’de biri
Ticari dükkânlar (kira getirili)
Rayiç bedelin 240’ta biri + kira geliri toplamı
Ticari dükkânlar (kira getirisiz / beyansız)
Rayiç bedelinin 120’de biri
Depo, arsa, arazi, tarla vb. gayrimenkuller
Rayiç bedelin 240’ta biri + zirai/ticari gelir
Hanenin binek aracı
Kasko veya rayiç bedelinin 120’de biri
Hanenin ticari/zirai aracı
Kasko/rayiç bedelinin 120’de biri + aylık getiri
Banka mevduatı ve menkul servet
Faiz oranına göre hesaplanacak aylık getirinin 2 katı
Sosyal yardımlar, burslar, koruyucu aile ödemeleri
Nakdi ödemelerin aylık ortalaması
Not: Hanede birden fazla bakıma muhtaç engelli bulunması durumunda, birinci engelliden sonraki her engelli hesaplamada iki kişi olarak dikkate alınır.
Bu hesaplama yöntemi, engelli bireyin likit olmayan, nakit akışı sağlamayan varlıklar ve binek araçlar üzerinden “gerçek dışı bir zenginlik” içinde varsayılmasına yol açmaktadır. Engelli bireylerin ulaşım özgürlüğü ve sosyal hayata katılımı için zorunlu bir ihtiyaç olan binek aracın kasko bedelinin 120’de birinin her ay hane gelirine sanal olarak eklenmesi, sosyal yardımın kesilmesine sebebiyet vermekte ve engelli bireyi fiilen daha derin bir yoksulluğa sürüklemektedir.
4. İNSAN HAKLARI HUKUKU AÇISINDAN EVDE BAKIM YARDIMI
4.1. Maddi Eşitlik İlkesi ve Benzer Durumdaki Kişiler Arasındaki Eşitsizlik
Anayasa’nın 10 uncu maddesi kanun önünde eşitlik ilkesini amirdir. Ancak modern anayasa hukukunda eşitlik, soyut ve biçimsel bir eşitlikten ibaret görülemez; asıl olan, toplumda dezavantajlı konumda bulunan grupların fiilen eşit haklara erişmesini sağlayan «maddi eşitlik» ilkesidir. Devletin bu kapsamda pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır.
Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği’ndeki gelir kriteri, engelliliğin doğurduğu ek maliyetleri (ulaşım, özel rehabilitasyon, medikal malzeme, yardımcı teknolojiler) tamamen göz ardı ederek maddi eşitlik ilkesini ihlal etmektedir. Tıbbi açıdan tam bağımlı ve bakım ihtiyacı birebir aynı olan iki engelli bireyden, ailesinin geliri sınır değerin 1 TL üzerinde olanı yardım alamazken, sınırın altında kalanı alabilmektedir. İhtiyacı değil, katı ve adil olmayan ekonomik sınırları temel alan bu yaklaşım, benzer durumdaki kişiler arasında anayasal eşitliğe aykırı sonuçlar doğurmaktadır.
4.2. Doğrudan ve Dolaylı Ayrımcılık Yasağı Çerçevesinde Hane Geliri Kriteri
EHİS, engelliliğe dayalı her türlü ayrımcılığı yasaklamaktadır. Ayrımcılık yalnızca “doğrudan” farklı muameleyle değil, görünüşte tarafsız olan bir kuralın, belirli bir grubu orantısız biçimde dezavantajlı duruma düşürmesiyle yani “dolaylı ayrımcılık” yoluyla da gerçekleşebilir.
Mevzuattaki hane gelir kriteri görünüşte genel, soyut ve herkese eşit uygulanan tarafsız bir kuraldır. Ancak engelli bireylerin hayatlarını idame ettirebilmek için katlanmak zorunda oldukları yapısal harcamaları hane gelirinden düşmediği için, engelliler üzerinde orantısız ve yıpratıcı bir olumsuz etki yaratmaktadır. Bu durum hukuki açıdan net bir dolaylı ayrımcılık vakasıdır.
4.3. Engelli Maaşı ile Yaşlı Maaşı Kriterlerinin Karşılaştırılması ve Çifte Standart Sorunu
Mevzuat sistematiğindeki en çarpıcı çelişki ve hak ihlali, engelli bireylere uygulanan muhtaçlık kriteri arasındaki eşitsizliktir. Yaşlı maaşı bağlanırken muhtaçlık değerlendirmesinde sadece yaşlının kendisi ya da engellilik maaşı işlemlerinde hanede yaşayan tüm bireylerin gelirleri hesaba katılmaktadır.
Aynı hukuk sistemi içerisinde iki farklı dezavantajlı gruba yönelik geliştirilen bu farklı muamele, hiçbir haklı ve rasyonel gerekçeye dayandırılamaz. Bu durum, engelli yurttaşlara karşı yasal düzeyde açık bir çifte standart uygulandığını ve Anayasa’nın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesinin çiğnendiğini ortaya koymaktadır.
4.4. BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 19. Maddesi (Bağımsız Yaşama) Bağlamında Analiz
EHİS’in19 uncu maddesi, engelli bireylerin “Bağımsız Yaşayabilme ve Topluma Dahil Olma” hakkını mutlak bir şekilde güvence altına alır. Bu hak uyarınca engelli bireyler, diğer bireylerle eşit koşullar altında nerede, nasıl ve kiminle yaşayacaklarını özgürce seçme hakkına sahiptir ve belirli bir yaşam düzenine zorlanamazlar. Devletler, engellilerin toplumdan tecrit edilmesini önleyecek, konut içi ve kurum içi kişisel destek hizmetlerini (kişisel asistan) sunmakla yükümlüdür.
Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği ise kişisel asistan sistemini kurmamakta, engelli bireye doğrudan aktarılan bir “bireysel bütçe modeli” tanımamaktadır. Yardım, engelli bireyin kendisine değil, onun bakımını üstlenen aile yakınına ödenmektedir. Bu durum engelli bireyi iktisadi olarak yok saymakta, onu ailesinin insafına ve ekonomik kontrolüne terk ederek bağımlılık ilişkilerini yeniden üretmektedir. Dolayısıyla mevcut sistem, sözleşmenin hedeflediği “hak temelli özgürleştirici model” ile değil, engelliyi eve hapseden “korumacı/paternalist model” ile işlemektedir.
5. SOSYAL DEVLET İLKESİ VE YARGI İÇTİHATLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRME
5.1. Anayasa’nın 2. Maddesi ve Sosyal Hukuk Devleti Kavramı
Anayasa’nın 2 nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyal bir hukuk devleti” olduğu hükme bağlanmıştır. Sosyal devlet, vatandaşlarına yalnızca klasik negatif özgürlükler tanımakla yetinmeyen; bireylerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmeleri için gerekli olan maddi ve sosyal gereksinimlerini karşılamayı, sosyal adaleti sağlamayı ve yapısal eşitsizlikleri gidermeyi kendine asli ödev addeden devlettir.
Anayasa Mahkemesi’nin 18.02.1985 günlü (E:1984/9, K:1985/4) klasikleşmiş kararında sosyal hukuk devleti; ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren, milli gelirin adalete uygun biçimde dağılması için sosyal ve ekonomik tedbirler alan, güçsüzleri koruyarak adaletli bir hukuk düzeni kuran devlet olarak tanımlanmıştır. Bu doğrultuda Anayasa’nın 50, 60 ve 61 nci maddeleri devletin sakatların korunması, sosyal güvenlik haklarının sağlanması ve toplum hayatına intibak ettirilmeleri yönünde her türlü teşkilatı kurma ve tedbiri alma pozitif yükümlülüğünü amirdir.
5.2. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu Kararı (E: 2000/401, K: 2000/938) ve Hukuki Etkileri
Evde bakım hizmetlerinin ve engelli haklarının parayla veya hane gelir sınırlarıyla ölçülemeyeceğine dair en önemli yargısal koruma, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 2000/401 E. ve 2000/938 K. sayılı ilamıdır. Söz konusu yüksek mahkeme kararının özü şudur:
“Yasal dayanağı bulunmadan sosyal hizmetler ücret karşılığı sunulamaz. Anayasa’nın 2 nci maddesinde düzenlenen sosyal hukuk devleti ilkesi gereğince, zihinsel engelli bir çocuğa Sosyal Hizmetler Kurumunca ücret karşılığı bakılması veya hane geliri öne sürülerek hizmetten mahrum bırakılması hukuka aykırıdır. Dezavantajlı bireylerin bakımı ve korunması devletin mutlak ve devredilemez görevidir.”
Bu emsal karara istinaden, idarenin gelir aşımı gerekçesiyle evde bakım ödemelerini iptal etmesi, yardımları kesmesi ya da geçmişe dönük borç çıkartarak geri isteme (rücu) işlemleri tesis etmesi üzerine açılan davalarda, Türkiye’nin birçok ilindeki İdare ve Asliye Hukuk Mahkemeleri istikrarlı bir şekilde Bakanlık aleyhine iptal kararları vermektedir. Bu kararlar yüksek yargı mercilerince de onanarak kesinleşmektedir. Yargı, idari yönetmeliğin gelir kriterlerinin anayasal sosyal devlet ilkesini bertaraf edemeyeceğini net bir biçimde çizmiştir.
6. YÖNETMELİKTEKİ GÜNCEL DEĞİŞİKLİKLERİN (16.01.2026) VE UYGULAMANIN ELEŞTİRİSİ
6.1. 16.01.2026 Tarihli Değişiklikle Getirilen “Engelli Bireylerin Bakıcı Olmasının Engellenmesi” Düzenlemesi
Yönetmelikte 16.01.2026 tarihinde yapılan son radikal değişiklikle, evde bakım yardımından yararlanan engelli bir bireyin başka bir engelli bireyin bakımını üstlenemeyeceği ve bakım veren kişinin de engelli olması halinde bu yardımın ödenmeyeceği hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme, hukuki ve sosyolojik açıdan son derece yanlıştır ve açık bir ayrımcılık niteliğindedir.
İdari otorite, engellilik olgusunu doğrudan mutlak bir «yetersizlik ve acziyet” ile eşitleyerek fahiş bir yanılgıya düşmektedir. Oysa engelli olmak, kişinin düzgün ve yeterli bir şekilde bakım vermesine otomatik olarak engel teşkil etmez. Örneğin:
%100 görme engelli bir birey, zihinsel, ortopedik engelli bir yakınına pekala destek verebilir, onun idari ve zihinsel süreçlerini yönetebilir, fiziksel destek sunabilir.
Ortopedik engelli (tekerlekli sandalye kullanan) bir birey, zihinsel engelli veya otizmli bir çocuğunun ev içi eğitim, organizasyon ve genel bakım süreçlerini üstlenebilir.
Engeli bulunan binlerce yurttaş, yıllarca aile içindeki tam bağımlı yaşlı veya engelli yakınlarına kusursuz bir bakım hizmeti sunmuştur.
Yönetmeliğin bu toptancı ve dışlayıcı hükmü, engelli bireylerin toplumsal roller üstlenme, üretme, sorumluluk alma ve çalışma kapasitelerini tamamen yok saymaktadır. Engelli bireyi yalnızca pasif bir “bakım alan tüketici” konumuna indirgeyen bu yaklaşım, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin ruhuna tamamen aykırıdır.
6.2. Sosyal Destek mi, Sosyal Kontrol (Denetim) Mekanizması mı?
Yönetmelik incelendiğinde, idarenin bir “sosyal güven ve destek” ekosistemi kurmaktan ziyade, panoptikon benzeri yoğun bir denetim ve gözetim aygıtı inşa ettiği görülmektedir. Sürekli tekrarlanan habersiz hane ziyaretleri, detaylı gelir ve harcama incelemeleri, yaşam koşullarının subjektif kriterlerle değerlendirilmesi ve en ufak bir mal varlığı değişiminde yardımın kesilerek yasal faiziyle geri tahsil edileceği tehdidi, aileler üzerinde ağır bir psikolojik baskı ve korku iklimi yaratmaktadır.
Sosyal hakların asli niteliği vatandaşa hukuki öngörülebilirlik ve gelecek güvencesi sağlamaktır. Ancak bu yönetmelikte, hak eksenli bir yaklaşımdan ziyade “yardımın kötüye kullanılmasını önleme” şeklinde beliren cezalandırıcı bir idari refleks ve kontrol mantığı egemendir. Sistem bu haliyle bir refah devleti uygulaması olmaktan çıkıp, yoksulları ve engellileri sürekli gözetim altında tutan bir “sosyal kontrol mekanizması”na dönüşmektedir.
7. SONUÇ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
7.1. Mevcut Durumun Özeti
26 Mayıs 2023 tarihinde yürürlüğe giren ve 16.01.2026 tarihinde revize edilen Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği, engelli hakları alanında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve anayasal ilkelere felsefi ve hukuki açıdan aykırılıklar barındırmaktadır.
Gelir tespitinde bireyin değil hanenin esas alınması engelli bireyi bağımsız bir yurttaş olarak tanımamaktadır.
16.01.2026 değişikliğiyle engelli bireylerin bakıcı olmasının yasaklanması gerçekçi temeli olmayan açık bir ayrımcılıktır.
Sistem bağımsız yaşamı desteklemek yerine aile içi bağımlılığı ve muhtaçlığı kurumsallaştırmaktadır.
7.2. Olması Gereken Hukuk Açısından Çözüm Önerileri
Bireysel Gelir Modeline Geçiş: Sosyal yardım ve bakım desteği süreçlerinde hane halkının toplam geliri ve mal varlığı çarpanları tamamen kaldırılmalıdır. Muhtaçlık ve destek payı hesaplamalarında, yalnızca engelli bireyin kendi kişisel gelir durumu esas alınmalıdır.
Kişisel Asistan ve Bireysel Bütçe Sistemi: Engelli bireyin bakımını aile içine hapseden model terk edilmelidir. BM Sözleşmesi’nin 19 uncu maddesine uygun olarak, engelli bireye doğrudan nakdi “bireysel bütçe” tahsis edilmeli ve kendi bakım personeli olan “kişisel asistanını” kendisinin istihdam etmesine olanak tanınmalıdır.
ICF Standartlarında Multidisipliner Raporlama: Hastanelerin tek taraflı klinik-tıbbi raporlama sistemine son verilmeli; engellilik tespiti tıp doktorları, sosyal çalışmacılar, psikologlar ve iş ve uğraşı terapistlerinin yer aldığı multidisipliner kurullar tarafından, ICF işlevsellik endeksine göre çevresel faktörler de gözetilerek yapılmalıdır.
Ayrımcı Yasakların Kaldırılması: 16.01.2026 tarihli değişiklik ile getirilen “engelli bireyin bakıcı olmasını engelleyen” soyut hüküm iptal edilmeli; her somut olay kendi özel şartları içinde, bireyin fiili yetenekleri ve yapabileceği katkı çerçevesinde uzman heyetlerce değerlendirilmelidir.
Maddi Maliyetlerin Düşülmesi: Eğer bir gelir kriteri uygulanmaya devam edecekse, engelli bireyin engelinden ötürü katlanmak zorunda olduğu medikal, rehabilitasyon, ulaşım ve eğitim giderleri hane gelirinden net olarak düşülerek “saf gelir” üzerinden işlem yapılmalıdır.
Sosyal devletin lütfeden değil, hak teslim eden bir yapıya kavuşması; engelli yurttaşların insan onuruna yaraşır, bağımsız ve eşit birer birey olarak toplumsal hayata katılmalarının yegane anayasal şartıdır.
KAYNAKÇA
T.C. Anayasası, 1982.
2828 Sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu, Ek Madde 7.
5378 Sayılı Engelliler Hakkında Kanun, R.G. 07.07.2005.
Evde Bakım Yardımı Yönetmeliği, R.G. 26.05.2023 / Sayı: 32202 (16.01.2026 Tarihli Değişiklik Metni Dahil).
Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Sözleşme (CRPD), Türkiye Yürürlük Tarihi: 28.10.2009.
BM Engelli Hakları Komitesi, Türkiye Tavsiye Raporu, CRPD/C/TUR/CO/1, 9 Nisan 2019.
Anayasa Mahkemesi Kararı, E: 1984/9, K: 1985/4, R.G. 26.06.1985 / Sayı: 18793.
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu Kararı, E: 2000/401, K: 2000/938.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), International Classification of Functioning, Disability and Health (ICF), 2001.