11. Örgütlenme Hakkı Av. Kamer BEYAZTAŞ

Çar, 07/15/2026 - 22:14 tarihinde GörevHukukYönetici tarafından gönderildi

ÖRGÜTLENME HAKKI

 

Avukat Kamer BEYAZTAŞ

 

Günümüz toplumlarında örgütlenme hakkı da temel hak ve özgürlükler içinde kabul görmektedir. Örgütlenme hakkı diğer haklara göre kendine özgü bazı yönler içerir. Diğer haklar bireye yönelirken bu hak bireylerin oluşturduğu yapılara işaret eder. Bu hak hem bireysel hakların korunması hem de bir tüzel kişilik olarak toplulukların haklarının korunması ve geliştirilmesi işlevi görmektedir. Her şeyde olduğu gibi bu hakkın da tarihsel bir öyküsü vardır. Çünkü hiçbir şey durup dururken ortaya çıkmaz. Tarihin her döneminde örgütlenmeler olmuştur. Sınırları çiziliyor olsa da örgütlenmenin hak olarak kabul görmesi kabaca devletlerin modernleşmesine eş düşmektedir. Tarihsel süreç bu yazının konusu yapılmayacaktır.

Örgütlülükten tekil bireyin zayıflığını aşarak güç birliği yoluyla özellikle siyasal iktidarlardan gelebilecek baskıların karşılanması ve yeni haklar edinme ile yönetime katılma olanaklarının genişlemesi beklenir. Örgütlü yapının gücü tek tek bireyin güçlerinin toplamı olmayıp bunun üstünde bir etki yapar. Buna örnek olarak sınır tanımayan hekim hareketi gösterilebilir. Bu güç birliğinin kendine özgü durumlarda siyasal iktidar dışında gelebilecek baskıların azaltılması veya bertaraf edeceği gerçeği de düşünülmelidir. Ama haklar düzleminde yönetime katılabilme olanaklarının yaratılması ile devlet iktidarı ve siyasal iktidarın karşısında hakların korunması ve yeni haklar elde edilmesi unsuru öne çıkmaktadır. Bu çerçevede örgütlülüğün kendisine ve bunun üzerinden bu hakkın varlığı önemsenir olmuştur.

Ne var ki örgütlenme hakkı gerçek anlamda kullanılabilir durumda değil. Bunun önünde yasal düzenlemelerdeki sınırlamalar yanı sıra yönetimlerden ya da başka çevrelerden gelen çarpıtma işlevsizleştirme gibi unsurlar da rol oynamaktadır. Bu hakkın sınırlanması isteği örgütlenme hakkının egemen çevrelerce istenmeyen sonuç verme potansiyeline sahip olmasındandır. Demek oluyor ki hakların ortaya çıkışı keyfi olarak durdurulabilen bir olgu değildir. Buna karşın nihayetinde hukuk, mevcut tarihsel aşamada mutlak olmasa da egemenlerin yararını korumaya yönelir.

Eğer gerçek demokrasi varılmak istenilen bir sonuç ise bu sonucun elde edilmesinde örgütlülük önem kazanmaktadır. Bu bakımlardan günümüz demokrasilerinde bu hakkın olmazsa olmaz bir gerekliliği görünürde de olsa onay görmektedir. Başka bir değişle örgütlenme hakkı yoksa veya sınırlanmışsa demokrasiden söz edilemez denilmektedir. Burada bu hakkın biçimsel varlığının yeterli kabul edilmeyeceği gerçeğine işaret etmek gerekir.

Gelinen aşamada demokrasinin olabilmesi için başkaca da bir takım ilkesel unsurlar ortaya konmaktadır. Başat olanın demokrasi yapılanmasının temsil mekanizmasına indirgenmesidir. Tüm bunlar günümüz için Tarihsel bir ilerleme olarak gösterilmekteyse de bu mekanizmanın da aşındırılmasıyla demokrasiden daha da uzaklaşılmaktadır. Bu sorunu aşabilmek için ileri sürülen katılma hakları, basın özgürlüğü ve diğer unsurların sorun çözücü olmadığı da anlaşılmaktadır. O halde konu üzerinde düşünmek ve gerçek demokrasi için öneriler geliştirilmelidir. İlk olarak yerel ve kurumsal yerinden yönetim yaklaşımına dayalı birimlerin arttırılması kısmen de olsa iş görebileceği dikkate alınabilir. Bu birimlerde yönetimlerin oluşturulmasında uygulanacak seçimlerde seçenlerin her türlü doğru veriye ulaşmış olmaları ve tam anlamıyla aydınlanmış olmaları gerekir. Yerinden yönetim ilkesinin işlerliği merkezi yönetimlerin yetkilerinin kısıtlanmasına yol açar ki bu tarz yönetimin istenmediği gözetildiğinde doğru iz üzerinde olunduğu varsayılabilir.

Haklar denildiğinde çoğunlukla uluslararası sözleşmeler dahil yürürlükte olan düzenlemeler veya bunlar ek yapılması anlaşılmaktadır. Bu bakıştan hareketle yazılı olan metinlerin yorumlanması gerekliliği temel bir varsayım haline gelmiştir. Yorumlarda uluslararası mahkeme ve anayasa mahkemesi veya eş değerli konsey kararları belirleyici yere sahip olmaktadır. Bu yazıda yasalar veya uluslararası sözleşmelerdeki yazılı düzenlemelere ve mahkeme kararlarına yollama yapılmamış Örgütlenme hakkının önem ve anlamı üzerinde durulmuştur. Çünkü yorumlar ne olursa olsun sadece değişik noktalara dikkat çekilecektir. Yorumlar zamanla değişebilir olabilir ama ilerletici eleştirel yorumların az olması nedeniyle etkili olamamaktadır. Öncelikli olarak örgütlülüğün kendisinin var olan hakları koruması ve onu geliştirme potansiyelinin bilince çıkarılmasıyla istenilene ulaşmak daha mümkün hale gelir.

Eğer ek yorumlar yapmak veya yazılı olan hukuk metinleri bilinmek isteniyorsa ilgili metinlerdeki düzenlemelere her biçimde ulaşılması da olanaklıdır. Bu metinlere farklı bir yorum veya mantıksal çıkarım eklemek tercih edilmemiştir.

Öte yandan gerek örgütlenme hakkı gerekse de diğer haklar açısından her şey olmuş bitmiş gibi yaklaşımlar ile zaten durağan özelliği ağır basan bir karaktere sahip olan hukukun bir anlamda dondurulması sonucu doğmaktadır. Bu yazıdan konunun ana hatlarının ortaya konmasıyla bir düşünce ve tartışma zemini oluşturulması beklenmektedir.

Bu arada belirtmek gerekir ki örgütlü yapılarda da temsil mekanizmasının aşındırılmasıyla beklenenden sapmalar oluşmuştur. Bu sapmalar adeta yerleşiklik kazanmıştır. Yönetimlerin çoğu zaman yanıltılmış oylamaların sonucu veya bir yönetimin entrikalarıyla uzun süreli konumlarını korudukları gözlenmektedir. Bunları onaylamayan üyenin örgütten ayrılma dışında bir seçeneği kalmamaktadır.

Özellikle son zamanlarda örgütlenme hakkı düşünsel ve teorik bir şemada ve verili düzen içinde işliyor ise her şey yolunda gidiyor yaklaşımı geçerli hale gelmiştir. Pratikte ise bu hak ya kullanılabilir değildir ya da işlevsizleştirilmiş durumdadır. Böylelikle örgütlülüğe atfedilen önem de azalmakta veya ortadan kalkmaktadır. Bu noktaya getiriliş büyük ölçüde egemen kesimlerin bilinçli uğraşıları sonucunda gerçekleşmektedir. Bununla çağdaş toplumların kazanımları geriye götürülmek istenmektedir. Bu geriye gidişler veya sınırlamalar dahi yeterli görülmemekte yine de örgütlenmeye fiili veya başka yasal engel ve kısıtlamalar getirilmektedir. Bundan gerçek anlamda örgütlü bir toplum istenmediğinin sonucuna varılabilir. Zira örgütlü toplum ile keyfi uygulamalara karşı bir direnç odağı oluşmaktadır. Özellikle ülkemizde biçimsel olarak var olan ama gerçek anlamıyla olmayan örgütlü toplum dahi egemen çevrelerce istenir olmamaktadır. Öte yandan örgütlenmeye engel olunamıyorsa o zaman yönlendirilmiş bilinç oluşturulmaya çalışılmaktadır. Örgütsel yapıların amaçları veya içerikleri boşaltılmaktadır. Bu da konunun hukuk düzlemiyle sınırlı olmadığını göstermektedir.

Gelinen aşamada örgütlenme özgürlüklerin güvencesi ya da genişletilmesine mi sağlamakta yoksa özgürlüklerin ortadan kalkmasına mı yol açmaktadır. Bu soruya her ikisi de biçiminde yanıt verilebilir. Hedefleri saptırılmamış örgütlenmeler özgürlükten yana, hedefleri saptırılmış olanlar ise tersi bir işlev görmektedir. Bu çelişik durum özgürlükten yana kullanılmalı beklentisi kolay gerçekleştirilebilir değil. Zira örgütlenmeler yapılan yasal düzenlemelerle devlet organizasyonunun bir uzantısı haline getirilmesi yanı sıra kendi içlerinde ise üyelerinin özgürce karar alma süreçlerine engel ile karşılaşmaktadır. Böylelikle bir yanıyla örgütlü toplum aynı zamanda devletin toplumu kontrol aracı işlevi de görür olmuştur.

Modernleşmelerini tamamlamış ülkelerde örgütlü toplum düzenlilik algısıyla bir kontrol mekanizması haline gelmiştir. Bu ülkelerde de farkında olmadan özgürlük yanılsamasıyla devlet yapılanmasına eklemlenme ağır basmaktadır. Ayrıca örgütlerin direncinin devletin yapılanmasının bu dirence dayanacak şekilde esneklik göstermesi bunun başka bir nedeni olabilir. Örgütlü toplumu olan ülkelerin daha güçlü bir devlet yapılanmasının olduğumdan iddia edilmesinin dayanakları burada aranmalıdır.

Henüz tam anlamıyla modernleşmiş devlet yapıları olmayan ülkelerde örgütlü yapılara tahammül edilmeyişin altında yatan neden devlet yönetiminin kurumsal değil de bireysel tasarruflara indirgenmesinden kaynaklanmaktadır. Örgütlenme hakkı çerçevesinde oluşan siyasal partilerin siyasal iktidar konumuna eriştiklerinde lidere verilen yüksek yetkilendirme önemli olmaktadır. Görülüyor ki bir yanıyla olumlu olan yönler diğer yanıyla da olumsuz karaktere bürünmektedir. O halde her alanda olumsuzluklardan arındırılmış örgütlenme yöntemlerinin geliştirilmesi sorunu önümüze durmaktadır.

Örgütlenmelerin bir kısmı kamu kurumu niteliğinde olmakla beraber seçime dayalı bu kurumlarda da benzer sorunlar çıkmaktadır. Bu kurumların kamu tüzel kişilik olmaları nedeniyle bir hak öznesi olmaları da gözetilmelidir.

Her ne kadar bu yapılar aynı zamanda kamu kurumu özelliği taşımakta ise de bir yanıyla meslek kesimlerini bir araya getirme potansiyeli taşıdığından baskı işlevi de görmektedir. Kaldı ki kamu kurumu olan meslek örgütlerinin üyelerinin ayrıca dernek olarak örgütlenmeleri de olanaklıdır.

Diğer yandan tekil insanın özgürlüklerinin korunması veya geliştirilmesinin koşulları oluşturulmadan örgütlenmiş yapıların özgürlükleri genişletmesi ve koruması yasal ve uluslararası sözleşmelerle tek başına sağlanamayacağı gerçeğine yukarıda da işaret etmiştim. O halde örgütlü yapıların kontrol aracı olması ve iç işleyişteki sakıncalarını ortadan kaldıracak etkili çözümlerin bulmak durumundayız.

Örgütlerin baskı grubu olduğu nitelemesiyle hak almada önemlerine yönelik kabuller ise giderek etkisiz kalmaktadır. Bu da örgütsel yapıların verili dizgenin olumsuz yanlarını koruyacak biçimde siyasal yapıyla kaynaşık olmasından kaynaklanmaktadır. Siyasal partilerin de örgütlenme hakkı kapsamında yer almasıyla diğer örgütlenmelerin siyasal iktidara karşı çıkışları yok edilmekte veya daraltılmaktadır. Siyasal partiler verili düzende iktidar olduklarında devlet yapısı ancak siyasal parti yaklaşımlarının elverdiği biçimde değişmiş olmaktadır. Köklü dönüşüm hedefleyen partiler ise çoğu zaman etkisiz kalmaktadır. Hatta faaliyetlerine çeşitli yollarla engel olunmaktadır.

Burada konunu iki yönlü bir değerlendirmesini de yapmak gerekecektir. Yerel yasalar ile insan hakları sözleşmelerinin işaret ettikleri hususları ayrı ayrı ve bir arada irdelenmelidir. Yerel yasalardaki ihlaller ülkelerin kendini iç yargı süreçlerinde sonuç doğuracaktır. İç yasaların yeterli güvence sağlamaması veya iç yargının yeterli olmayan kararlarına karşı uluslararası yargı mercilerine başvurunun etkinliği tartışılmalıdır. İnsan haklarını koruma görevi verilmiş uluslararası yargı mercilerinin kararları kimi zaman uygulanmamakta kimi zaman ise başka yollarla etkisiz hale getirilmektedir. Kararların uygulanmaması halinde getirilen yaptırım seçenekleri de neredeyse hiç yerine getirilmemektedir.

Uluslararası sözleşmelerde haklar, ülkelerin yasalarından daha geniş olsa da o metinlerde de hakları sınırlayıcı eğilim sürmektedir. Kabaca ifade etmek gerekirse her iki kavrayış da sonuç alıcı olmama potansiyelini taşımaktadır.

Uluslararası sözleşmeler esasen iç hukukun bir parçası haline gelmiştir. Sanki sözleşmeler iç hukukun parçası haline gelmemiş gibi davranma eğilimi sürmektedir. Bu çerçevede bir de konunun uygulama boyutu öne çıkmaktadır. Çünkü, var olan hakların uygulama aşamasında içinin boşaltılmış olduğuna rastlamaktayız.

Sivil toplum örgütleriyle kamu kurumu niteliğindeki örgütler ile siyasal partilerin işlevlerinin kendine özgü yönleri ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Temel farkın sivil toplum örgütlerinin siyasal alana dahil olmamasıdır. Siyasal partilerde esas amaç merkezi yönetime talip olma durumudur. Kamu kurumu niteliğindeki örgütler ise bir yanıyla sivil alana ait olsalar bile merkezi yönetimin uzantıları olarak iş görürüler. Bu türden örgütlenmeler gönüllülük temeline dayanmaz, zorunlu bir üyeliğe sahiptir. Başka bir deyişle üye olunmadığı takdirde ilgili mesleği yapamazlar. Bu örgütler aynı zamanda mesleki örgütler olması nedeniyle sadece veya büyük ölçüde meslek çıkarlarına da odaklanmaktadır. Yer yer daha geniş ölçekte hak aramanın bir parçası da olabilirler. Kamu kurumu üyesi olup da aynı zamanda dernekler kapsamında yer alan mesleki örgütlenmelerden de söz edilebilir. Böylelikle örgütlenme hakkının bağlamları da farklılaşmış olmaktadır. Siyasal partiler ile sivil toplum örgütlerinin ortak bir yanı ise gönüllülük esası oluşturmaktadır. Ancak kimi zaman birtakım insanların doğrudan veya dolaylı olarak bazı sendikalara üye olmaya zorlandıkları görülmektedir. Üyelikten çıkmak serbest olmakla beraber üyelikten çıkarmalara karşı yargı makamlarına başvuru yapılabilir. Örgütler arasındaki farklar belirlendikten sonra örgütsel hakların hangi çerçeveye oturduğuna değinelim. Örgütlerin türüne göre genel düzenlemelerle birlikte her biri için yasalar düzenlenmiştir.

Çok farklı amaçlara yayılmış bir zemine oturan örgütlenmiş sivil toplum örgütü olarak anılan örgütler üzerinde durmak gerekli olacaktır. Bu örgütsel yapılar içinde adları ile amaçları ne olursa olsun dernekler ve sendikalarla karşılaşıyoruz. Öyle ise bu örgütlerin ilgili oldukları tüm yasalar aynı zamanda örgütlenme hakların içinde bulunduğu derinliğe gönderme yapar. İşte burada, hakların korunmasına ve genişletilmesine dair bir mücadele alanı oluşmaktadır.

Karşımıza çıkan üç tip örgütse yapıdan kısmen siyasal partiler üzerinde durduktan sonra esas olarak sendikalar ve dernekler üzerinde durmayı tercih edeceğim. Daha önce de belirtildiği gibi meslek odaları dahil tüm örgütsel yapılar için yasal düzenlemeler vardır. Siyasal partiler, dernekler, sendikaların özel yasalarından da söz edebiliriz. Sendikalar yasasının ilişkilendirilebilecek iş mevzuatının içinde yer aldıkları söylenebilir. Ayrıca siyasal partiler, dernekler yasalarının medeni yasayla ilgileri kurulabilir. Bazı hukuk sistemlerinde siyasal partiler için özel yasalar olmayıp dernek kapsamında faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Toplantı ve gösteri yapma özgürlüklerinin de örgütlenme hakkı üzerinden değerlendirmekte de yarar vardır. Zira örgütsel yapılar bu türden etkinliklerle sonuç almayı hedeflemek durumundadırlar. Burada adı geçen toplantılar dernek veya siyasi partinin olağan etkinliklerinden çok eylem olarak değerlendirilebilecek toplanmalardır. Bir araya gelme, gösteri ve protesto iç içe geçmektedir. Görüş, düşünce açıklama ve yayma özgürlüğü de örgütlenme hakkı için de geçerlidir. Bu hakkın sınırlarının yasalarca düzenlenmesi yanında uygulamada da ek sınır veya müdahalelerin yapıldığı gözlenebilmektedir. Toplantılar ve diğer etkinliklerin sıklıkla yasaklanmasında ülkemiz ilk sıralarda yer almaktadır. Yasak olmayan durumlarda ise bu etkinlik ve toplantılara müdahale edilmektedir. Böylelikle örgütsel faaliyetler de bir ölçüde kısıtlanmış olmaktadır.

Örgütlenme hakkının işler halde olması halinde bunun siyasal partiler için daha doğrudan diğer kuruluşlar için dolaylı olarak katılma haklarının gerçekleşmesine katkısı olacağı da açıktır. (Daha ayrıntılı açıklamalara bu dergimizin dördüncü sayısında yayınlanan “katılma hakları üzerine” başlıklı yazımda yer verilmiştir).

Siyasal partiler diğer örgütsel yapılardan farklı özellik ve dinamiklere sahiptir. Bu kuruluşlar siyasal iktidar olmayı hedeflerler. Çoğu zaman temsil düzeyinde olsa bile yasama organında da yer almak isterler. Seçim yasalarıyla getirilen barajlar sonucu partilerin önemli bir kısmı yasama organında temsil imkânı bulamamaktadır. Bazı partilerin yasama organında temsil edilmemeleri için baraj dışında başka engeller konmaktadır. Kimi zaman ise kapatılmaları gündem olmaktadır. Siyasal partilerin iç yapıları da farklılık gösterebilir. Kitle partisi niteliğinde olabilecekleri gibi daha dar amaçlı olarak örgütlenmiş yapılar da bulunmaktadır. Siyasal partilerin seçim sistemleriyle ilişkilendirilmeleri karşısında bağımsız yasaları olmayan ülkelerdeki siyasal partilerin bu düzenlemeler kapsamında değerlendirilebileceği açıktır. Siyasal partilerin kapatılma süreçleri zorlaştırılmış olmakla birlikte bunun önünde bir engel de yoktur. Bu durum kimi zaman haklılık içerse bile bunun örgütlenme hakkının önünde keyfi ve kısıtlayıcı olabileceği kuşkusuzdur.

Sendikalar çalışanların örgütü olmaları nedeniyle kendine özgü etkinlik alanları bulunmaktadır. Zira onların faaliyetlerinde sosyal ve ekonomik çıkarlar çalışma yaşamının iyileştirilmesi gibi unsurlar öne çıkmaktadır. Sendikaların karşısında işveren örgütlerinin olması örgütsel yapıların karşı karşıya gelmesi durumunu ortaya çıkarmaktadır.

Ne var ki verili düzenlerde devlet yapılanmasının ağırlıklı olarak işverenlerden yana oluşu sendikal örgütlenmelerin işini daha da zorlaştırmaktadır. Grevlerin ertelenmesi asgari ücretin saptanması, işçi olarak çalışanların bir kısmının kamu işyerlerinde çalışması buna örnekler oluşturabilir.

Sendikal örgütlenmelerde kötünün iyisi şeklinde bir yaklaşım yanında işverenle iş birliği yapan örgütlenmelerin veya yöneticilerin varlığı bu alandaki hakları büyük ölçüde etkisiz hale getirmektedir.

Sendikal haklar ve örgütlenmeler sosyal devlet bağlamında da değerlendirilmelidir. Sendikal mücadele amaçlarından biri sosyal hakların genişletilmesi çalışanların yaşamlarının yaşanabilir noktaya eriştirmesi olacaktır. Zaten sosyal devlet anlayışı tarihsel süreç içinde çalışanların mücadeleleri sonucu ortaya çıkmıştır. Sosyal devlet ilkesiyle devlete bazı yükümlülükler getirilmektedir. Bu çerçevede bunun pozitif statü hakkı olarak değerlendirilmesi de mümkündür. Sendikalar denildiğinde aynı zamanda iş hukuku olgusuyla da karşı karşıya geliriz. İş hukuku karma bir alandır. Her ne kadar aralarında yapılan ayrım silikleşmişse de iş hukuku bir yanıyla kamu hukuku bir yanıyla da özel hukuk içinde kalır. Kamu ve özel hukuk ayrımı devletin işveren ve işçi ilişkilerindeki alana daha fazla karışması sonucunu doğurmaktadır. Bu bakımdan bile kamu hukukunun olumlu anlamda yanılsamaya neden olan karakteri görünmez olur.

Kamu görevlilerin de sendika kurabilmeleri zamanla olanaklı hale gelmiş ise de bazı kamu görevlilerinin örgütlenmeleri önünde engeller oluşturulmaktadır. Bu kamu görevlileri daha çok emekli olanların kurdukları dernekler üzerinden yasaklamaları aşma seçeneklerini kullanmaktadır.

İşçi olarak çalışanların sendika kapsamı dışında örgütlenmeleri de olanaklıdır. Bu tür örgütlenmeler dernek kapsamında yer aldıklarından iş hukukunun dışında kalmaktadır. Örgütlenme hakkı en geniş ölçekte dernekler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Dernek yoluyla örgütlenme neredeyse sınırsız amaçlarla bir araya gelmeye zemin yaratmaktadır. Kültürel ve akla gelmeyecek kadar farklı amaçlı derneklere rastlanmaktadır. Sendikalarda iş kolları farklı olsa bile ortak amaçlar olabilecekken derneklerde ise sadece birbirlerine benzer amaçlı derneklerin ortak yönleri olabilmektedir.  Benzer amaçlı örgütlerin federasyon ve konfederasyon gibi üst birlikler oluşturması ile bir bakıma daha gevşek bir örgütlenme modeli ortaya çıkmaktadır. Buradaki örgütlenmenin tüzel kişiliklerden oluştuğuna dikkat çekmek gerekir. Sonuç olarak üst birliklerin de bir örgüt olduğu gerçeği karşısında alana hâkim olan ilkesel durumlar onlar için de geçerli olmaktadır. Her ne kadar dernekleşmede sınırlar bir hayli geniş ise de aldıkları isimler tamamen serbest olmayıp bazı sözcüklerin kullanılması mümkün olamamaktadır. Çocukların dernek kurup kuramayacağı sorunu üzerinde bir değerlendirme yapmak gerekirse; çocukların fiil ehliyetinin olmaması uygulamada bazı zorluklar çıkarmaktadır. Konu örgütlenme hakkı bakımından değerlendirildiğinde çocuk örgütlenmelerinin olabileceği sonucuna varmak gerekir.

Derneklerin bir kısmının aynı zamanda baskı grubu işlevlerinin olduğu gerçeğinin anımsanmasında yarar vardır. Bu niteliğe sahip dernekler kamuoyu oluşturmada etkin olmaktadır.

Derneklerin kapatılabilmesi veya kendilerine keyfi olarak kayyım atanması olasılığı her zaman kendini gösterebilir. Böylelikle bu hakkın kısıtlanması riski vardır. Yargı bağımsız olsa bile sadece yargı yoluna başvurulmasıyla güvence sağlanamaz.

Örgütlenme girişimlerinin tescil edilme işlemleriyle karşı karşıya gelmesi bir sınırlayıcı işlev görebilir. Zira bu durum bir dizi bürokratik işlem ve harcama yapma gerektirir ki bu da caydırıcı bir sonuca neden olabilir. Oysa ki ilgili makamlara sadece bildirim yapılması yeterli sayılabilir.

Vakıfları da örgütlenme hakkı kapsamında değerlendirmek olanaklı. Vakıf işleyişlerinin kendine özgü yanları olmakla beraber gelir veya malların bir amaca özgülenmesi bakımından ekonomik işlevleri de öne çıkmaktadır. Başka bir değişle maddi edimlerin bir amaca özgülenmesi gerekli olabilmektedir. Vakıflar da diğer örgütler gibi kâr amacı gütmemektedir. Sahip oldukları maddi değerler bir amaca hasredilmektedir.

Örgütlerin tüzel kişilik olmaları da değişik açılardan değerlendirilebilir. Örgüt kendisini oluşturan bireylerden bağımsız bir kişiliktir. Bu kişilik kimin çıkarlarını koruyacaktır. Başka bir değişle üyelerin bireysel çıkarını mı yoksa örgütsel yapının çıkarlarını mı koruyacaktır. Esas itibariyle bu iki çıkar arasında çekişme olmayabilir. Yine de alınan kararların doğruluğu konusundaki anlaşmazlıklar ve öngörülmeyen diğer haller için çekişmeye rastlanabilir. Hukuk düzleminde tüzel kişiliklerin hak ve fiil ehliyetine sahip olduğu bilinmektedir.

Dernek ve siyasi partilerde başta başkan olmak üzere yönetimin neredeyse yaşamlarının sonuna kadar sürmesi seçimlerdeki tercihlerin bilinçli bir iradeye dayanmadığını gösterir. Hem diğer yanları hem de yönetimleri kalıcı hale getiren tüzüklerin bir kısmı başlangıçta yönetici seçimlerin dönemlerle sınırlasa da daha sonra tüzükler değiştirilerek sınırlamalar kaldırılmaktadır. Bu durum devlet yapılanması ve siyasi partiler için de geçerlidir.

Yine üye aidatları veya yardım ya da tek başına veya ortaklık şeklindeki örgüt işletmelerinden gelen gelirler harcamaları ayrı bir boyut oluşturmaktadır. Kimi derneklerin yardım toplama veya yardım da kabul edebilmektedirler. Bu yardımların toplanma veya ilgililere ulaştırma amaçlarına aykırı kullanıldığı her kesin deneyimleriyle sabittir. Yapılan araştırmalarda saygın olarak bilinen ulusal veya uluslararası yardım kuruluşlarının almış olduğu bağışların en iyimser haliyle sadece küçük bir kısmı yerine ulaşmakladır.  Bazı derneklerin bağışları gelir kaynağı haline getirerek doğrudan sömürü aracına dönüştürmeleri eğiliminin arttığı gözlemlenmektedir.

Olağanüstü hâl dönemlerinde örgütsel etkinliklerin son derece kısıtlandığı gerçeği üzerinden de soruna eğilmekte yarar vardır. Bu dönemlerde büyük oranda tüm örgütlü yapılar kapatılmakta ya da faaliyetleri askıya alınmaktadır. Aynı zamanda yargıya başvuru yolu ise kapatılmaktadır. Böylelikle örgütlenme hakkı tamamen ortadan kaldırılmaktadır.

Tüm bu açıklamalar çerçevesinde engelli örgütlerinin de değerlendirilmeleri zorunlu olacaktır. Genel olarak örgütlenme hakkı çerçevesinde örgütlenmiş derneklerde karşılaşılan sorun ve avantajlar engelli örgütleri için de geçerlidir. Ancak engelli örgütlerinin kendine özgü sorun ve açmazları da gözlemlenebilir. Zira toplumun tüm sorunları engellileri etkilediği halde engellilerin kendine özgü sorunları ise genel toplumun özel ilgisi dışında kalmaktadır. Bu durumun engelliler tarafından serin kanlılıkla dikkate alınmasını gerektirir. Engellinin hem engelli olması hem de çalışma ve diğer alanlarda tüm yurttaşlarla birlikte hareket etmesi gereği öne çıkmaktadır. Pratikte engelli örgütlerinin kendi içlerine kapanmaları veya diğer örgütlerde benzer dışlama olağanlaşmış ön kabul ve ön yargıların hâkim olması durumuyla karşı karşıya geldiği bilinmektedir. Bir zorluğa daha işaret etmek isterim. Engelliler siyasi partilerde ve diğer derneklerde tüm ön yargıları aşarak yönetici olabilir ama engellilere özgü bir siyasi parti ne kadar anlamlı olacaktır.

Tüm sınırlamalara rağmen yazılı hukuktan gelen bir hakka dayanmasalar da değişik tarzda örgütlenmeler de ortaya çıkmaktadır. Bu örgütlenmelerin bir kısmı özgürlük savunucusu veya kurtuluş savaşçısı olarak görüldükleri gibi bu örgütleri terörist ya da başka biçimlerde damgalayanlar da vardır. Bu karşıtlık örgütlenme hakkının içeriği konusunda ayrıntılı bir tartışmayı gerektirmektedir. Bu açıdan toptan yargılardan kaçınmak her bir örgütlenmiş yapıyı ayrı ayrı değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Olumsuz yönlerinden arındırılmış örgütlenme hakkının işlerlik kazanmasıyla örgütlü toplumun oluşması arasında bir bağ kurulabilir. Bu anlamda gerçekten bu hakka en az sınırlama çerçevesinde işlerlik kazandırılması halinde daha dinamik daha tartışmacı toplumla herkesin sağlıklı bilgilere ulaşarak yol alan bir toplum görmek olanaklı olacaktır. İnsanın kendisine, diğer canlılara ve doğaya ilişkin geliştirdikleri olumlu nitelikteki değerlere karşıt olanlar ile ırkçı ve buna benzer veya başka bir biçimde örgütlenmelerine hoşgörü gösterilemeyeceği, hak şemsiyesi altına giremeyecekleri kuşkusuzdur. Ancak saptırmalar yoluyla bahane yaratarak değişik örgütlenmeler için yasak veya sınırlamaların getirilmesine karşı yeterli güvencelerin de sağlanmış olması gerekir. Artık, devletlerin bir örgüt ve tüzel kişiliğe sahip olduğu kabulleri gözetildiğinde kimi durumlarda bazı paradoksların ortaya çıkabilmesi anlamlıdır.