12. Kör Avukat Ancak Süper Kahraman Olduğunda Mı Kabul Görür Av. Mert ÖNAL

Çar, 07/15/2026 - 22:15 tarihinde GörevHukukYönetici tarafından gönderildi

KÖR AVUKAT ANCAK SÜPER KAHRAMAN OLDUĞUNDA MI KABUL GÖRÜR? DAREDEVİL VE GARAVEL USTA ÜZERİNDEN KÖRLÜK, TEMSİL VE HUKUK KÜLTÜRÜ

 

Avukat Mert ÖNAL

 

Giriş: Kör Avukat Neden Hâlâ İstisna Gibi Görülür?

Popüler kültürde kör bir hukukçuyu düşünmeye çağrıldığımızda, akla gelen en görünür figürlerden biri Matt Murdock’tur. Marvel evreninde Daredevil kimliğiyle bilinen Murdock, çocuklukta geçirdiği bir kaza sonucu kör olmuş, yetişkinliğinde avukatlık yapmış ve aynı zamanda maskeli bir suçla mücadele figürüne dönüşmüştür. İlk bakışta bu olumlu bir temsil gibi görünebilir. Çünkü popüler kültür, engelli kişileri çoğu zaman hikâyenin merkezine değil, kenarına yerleştirir; onlara ya acınacak bir kırılganlık ya da başkalarının gelişimine hizmet eden yardımcı bir işlev yükler. Daredevil ise merkezî bir karakterdir. Üstelik yalnızca engelli bir karakter değil, aynı zamanda bir hukukçudur. Bu nedenle temsil tartışması bakımından dikkate değerdir.

Ne var ki merkezde olmak, temsilin kendiliğinden eşitlikçi olduğu anlamına gelmez. Asıl soru, bu merkeziliğin hangi koşulla mümkün kılındığıdır. Kör bir karakter anlatının merkezine alınabilir; fakat bu merkezilik ancak olağanüstü yetenek, insanüstü algı, mistik sezgi veya mucizevi telafi üzerinden kuruluyorsa, bu temsilin niteliği ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü bu durumda kör kişinin görünür olması, sıradan ve tam bir özne olarak kabul edilmesinden değil, sıradanlığı aşan bir fazlalık taşımasından kaynaklanır. Bu da ilk bakışta güçlü bir temsil gibi görünse bile, daha derinde koşullu bir kabul üretir.

Körlük burada dikkatli konuşulması gereken bir meseledir. Körlüğü yalnızca “insani bir fark” olarak tanımlamak yeterli değildir. Elbette körlük insan çeşitliliğinin bir parçasıdır; ancak sarı saçlı olmak gibi nötr bir farklılık da değildir. Görme duyusunun kaybı, kişinin dünyayla ilişki kurma biçimini gerçek anlamda değiştirir. Bu gerçekliği kabul etmek, kör kişiyi daha az değerli görmek anlamına gelmez. Tam tersine, hak temelli yaklaşımın zemini biraz da bu dürüst kabulde bulunur. Ortada gerçek bir yeti kaybı vardır; toplumun ve kurumların görevi, bu kaybı kişinin üzerine yıkmak değil, eşit katılımı mümkün kılacak düzeni kurmaktır.

Merkezde Olmak Gerçekten Kabul Görmek midir?

Matt Murdock’un körlüğü, çoğu anlatıda erişilebilir yaşam, meslekî uyarlamalar, bilişim teknolojilerinin kullanımı, fiziksel evrakın incelenmesi, bağımsız hareket veya hukuki süreçlere etkin katılım bağlamında değil; olağanüstü keskinleşmiş duyular ve kurmaca bir “radar duyusu” üzerinden anlam kazanır. Karakterin klasik anlatısında körlük, sıradan bir yeti kaybı olarak değil, insanüstü algının başlangıç noktası olarak işlenir. Bu yüzden Daredevil’in körlüğü, kör bir hukukçunun gerçek hayatta neyle karşılaştığını anlatmaktan çok, körlüğü süper kahramanlık için dramatik bir kaynağa dönüştürür.

Bu noktada şu itiraz akla gelebilir: Daredevil zaten bir süper kahramandır; olağanüstü yeteneklere sahip olması da doğaldır. Bu itiraz tümüyle haksız değildir. Süper kahraman anlatısından sıradan bir meslek belgeseli beklenemez. Örümcek Adam olarak bilinen Peter Parker nasıl yalnızca lise öğrencisi olarak kalmıyorsa, Daredevil de yalnızca adliyeye gidip gelen bir avukat olarak kalmaz. Ancak mesele, karakterin süper kahraman olması değil; körlüğünün büyük ölçüde süper algı tarafından gölgelenmesidir. İzleyici bir yandan “bu karakter gece suçla savaşıyor” diyebilir; ama günlük hayatında “aynı karakter kör bir kişi olarak nasıl yaşıyor?” sorusuyla da daha fazla karşılaşabilmelidir.

Buradaki sorun, Daredevil’in güçlü, karizmatik veya etkileyici olması değildir. Hatta kör bir karakterin karizmatik gösterilmesi başlı başına değerli bile olabilir. Sorun, bu karizmanın ve merkeziliğin gündelik körlük deneyimiyle değil, körlüğü neredeyse anlamsızlaştıran olağanüstü telafiyle kurulmasıdır. Kör kişi anlatının merkezinde olabilir; fakat ancak olağanüstüyse, ancak yeti kaybını mucizevi bir fazlalıkla telafi etmiş gibi sunuluyorsa, ancak sıradan insandan daha fazla bir şey taşıdığında kabul görüyorsa... burada eşitlikten çok şartlı bir onay vardır.

Körlük Telafi Edilince mi Değer Kazanır?

Daredevil’in hem gündelik hem maskeli hayatında tekrar eden bazı davranış kalıpları bu temsil mantığını daha görünür kılar. Matt Murdock bir yandan baston kullanan, çevresini ses, dokunma ve uzamsal farkındalık yoluyla okuyan kör bir adam olarak gösterilir. Öte yandan anlatı ona sıradan körlük deneyiminin çok ötesinde yetiler yükler: insanların kalp atışlarındaki değişimlerden gerilim, korku veya yalan ihtimaline dair çıkarımlar yapabilmesi, çevresini neredeyse üç boyutlu bir harita gibi okuyabilmesi, dövüş sırasında olağanüstü yön tayini ve beden kontrolü sergilemesi, bastonun yalnızca hareket aracı değil, aksiyon kurgusunun çok işlevli bir aparatına dönüşmesi bu kalıpların başlıcalarıdır.

Burada sorun, kör bir kişinin beceri geliştirmesi değildir. Kör kişiler zamanla işitsel dikkat, yönelim, hafıza, belge okuma yöntemleri, teknoloji kullanımı veya sosyal ayrıntıları yakalama gibi alanlarda güçlü pratikler geliştirebilir. Bu beceriler gerçektir. Hatta bazı alanlarda, görmeyen kişinin kullandığı yöntemler gören kişilerin alıştığı yöntemlerden daha verimli bile olabilir. Örneğin iyi taranmış ve doğru formatlanmış bir metni ekran okuyucuyla çok hızlı okumak mümkündür. Fakat bu, körlüğün otomatik olarak süper güç ürettiği anlamına gelmez. Bu daha çok deneyim, tekrar, zorunlu adaptasyon ve uygun teknolojinin birleşimidir.

Daredevil’deki sorun tam bu ayrımın bulanıklaşmasıdır. Körlük gerçek bir yeti kaybıdır; kişinin dünyayla ilişki kurma biçimini değiştirir. Erişilebilirlik bu kaybı sihirli biçimde ortadan kaldırmaz; kaybın toplumsal bedelini azaltır. Bir belge erişilebilir olduğunda kör avukatın işi mümkün ve verimli hâle gelebilir; fakat bu, onun belgeyle herkesle birebir aynı şekilde ilişki kurduğu anlamına gelmez. Aynı romanı iki kişi okuyabilir; biri gözle, biri ekran okuyucuyla. İkisi de metne ulaşır, ikisi de romanı bitirir; fakat okuma deneyiminin bedensel ve zihinsel akışı aynı değildir. Bu farkı inkâr etmek de doğru değildir, bu farktan hiyerarşi üretmek de doğru değildir.

Olağanüstü Performans Eşitlik Sayılır mı?

Engellilik çalışmaları içinde bu tür anlatılar çoğu zaman “supercrip” kavramıyla tartışılır. Bu anlatı biçiminde engelli kişi; toplumsal, kurumsal ve yapısal engellerle birlikte değil, bunları neredeyse görünmez kılan olağanüstü bireysel kapasitesiyle öne çıkarılır. Böylece engellilik, politik ve yapısal bir mesele olmaktan çıkarılıp bireysel istisna hikâyesi olarak kurulur. İlk bakışta bu anlatı takdir üretir. Ancak takdirin zemini çoğu zaman eşit yurttaşlık değil, olağanüstü performanstır.

Bu kavramı doğru yerden anlamak gerekir. Supercrip eleştirisi, engelli kişinin güçlü, başarılı veya etkileyici gösterilmesine karşı değildir. Kör bir kişi çok iyi bir hukukçu, sanatçı, sporcu, müzisyen veya akademisyen olabilir. Bazı kör kişiler gerçekten olağanüstü beceriler de geliştirebilir. Bir kişinin ekolokasyon konusunda çok iyi olması, çok hızlı okuması, güçlü bir hafızaya sahip olması veya belirli sosyal ayrıntıları çok iyi yakalaması elbette değerli görülebilir. Sorun, bu olağanüstülüğün diğer engelli kişiler için ölçü hâline getirilmesidir. Başkalarının istisnai başarısı nasıl genel bir yükümlülük doğurmuyorsa, kör kişilerin istisnai başarıları da bütün körler için ölçü hâline getirilmemelidir.

Bu yüzden mesele başarı değil, başarıya yüklenen anlamdır. “Engeline rağmen yaptı” cümlesi de her zaman yanlış değildir. Bazı durumlarda gerçekten yaşanan zorluğu anlatır. Ancak bu ifade kişiyi tek boyutlu bir ilham nesnesine dönüştürdüğünde veya yapısal sorunları görünmez kıldığında problemli hâle gelir. Daha doğru olan, hem zorluğu hem emeği hem de hak meselesini aynı anda görebilmektir. Engelli kişinin başarısında “rağmen” boyutu bulunabilir; fakat bu boyut, erişilebilirlik eksiklerini ve kurumsal sorumlulukları perdeleyen bir kahramanlık hikâyesine dönüştürülmemelidir.

Avukatlık Mesleğinde Asıl Engel Nerede Başlar?

Bu tartışmanın hukuk kültürü bakımından özel bir ağırlığı vardır. Çünkü avukatlık mesleği yoğun biçimde belge, metin, dijital sistem, duruşma pratiği, yazışma ve meslekî muhakeme etrafında örgütlenmiştir. Dosya okumak, belge incelemek, içtihat araştırmak, elektronik sistemleri kullanmak, duruşma takip etmek ve meslekî muhataplarla ilişki kurmak, erişilebilirliğin doğrudan belirleyici olduğu alanlardır. Kör bir hukukçunun gerçek hayattaki meslekî varlığı, kalp atışından yalan sezme becerisine değil; erişilebilir belge düzenine, ekran okuyucu uyumlu sistemlere, makul düzenlemelere, kurumsal saygıya ve önyargıdan arındırılmış muhataplık kültürüne dayanır.

Gerçek hayatta ve özellikle Türkiye’de kör avukatlar işlerini süper duyularla yapmaz. Bir dosyanın içeriği olağanüstü sezgiyle anlaşılmaz, bir dilekçe radar duyusuyla okunmaz, karşı tarafın beyanı kalp atışından çözülmez. Kör avukatın meslekî yeterliliği; hukuk bilgisi, muhakemesi, çalışma disiplini, metinle kurduğu ilişki, teknolojiyi kullanma becerisi, meslek etiği ve kurumların erişilebilirliğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Burada göz alıcı bir kahramanlık sahnesi olmayabilir. Fakat gerçek eşitlik zaten çoğu zaman gösterişsiz alanlarda kurulur: okunabilir belge, düzgün taranmış dosya, erişilebilir yazılım, saygılı muhataplık ve önyargısız değerlendirme.

Daredevil’i kolayca “yanlış temsil” diye mahkûm etmek de doğru olmaz. Karakterin popüler kültürde önemli bir görünürlük sağladığı inkâr edilemez. Bazı uyarlamalarda körlük temsilini karikatürleştirmemek için danışmanlık süreçlerine başvurulmuş olması da önemlidir. Bunlar, üretim tarafında belirli bir hassasiyet arandığını gösterir. Ancak temsilin yapısal sorunu yalnızca oyuncunun bastonu nasıl tuttuğu veya körlük jestlerini ne kadar ikna edici yaptığıyla çözülmez. Asıl mesele, kör karakterin ancak insanüstü algıya sahip olduğu ölçüde merkezî, etkileyici ve mümkün sayılmasıdır. Teknik doğruluk değerlidir; fakat anlatının temeli hâlâ olağanüstü telafi ise, tartışma bitmiş olmaz.

Garavel Usta Aynı Varsayımı Başka Bir Dille mi Kurar?

Türk popüler kültüründe ton olarak çok farklı olsa da benzer bir refleks G.O.R.A.’daki Garavel Usta figüründe de görülebilir. G.O.R.A. bir bilimkurgu komedisidir; Garavel Usta ise film içinde yol gösteren, eğiten, dönüştüren ve sıradanlığın ötesine geçmiş bir savaşçı-bilge figür olarak işlev görür. Elbette Garavel Usta ile Daredevil aynı türden karakterler değildir. Biri süper kahraman anlatısının, diğeri yerli komedinin parçasıdır. Bu yüzden iki karakteri birebir aynı kefeye koymak doğru olmaz. Ancak temsil mantığı bakımından aralarında açık bir akrabalık vardır: Kör özne, yine sıradanlığıyla değil, fazladan bir derinlik, sezgi veya olağanüstülük taşıdığı ölçüde görünür olur.

Garavel Usta’da körlük, gündelik hayatın sıradan bir parçası olarak değil; bilgelik, sezgi, ustalık ve kimi zaman karikatürize edilmiş duyusal telafiyle birlikte dolaşıma sokulur. Karakterin insanları koklayarak tanıması gibi sahneler, görme kaybının diğer duyuları otomatik ve olağanüstü biçimde güçlendirdiği yönündeki yaygın inancı komedi diliyle yeniden üretir. Burada komediyi tamamen dışlamak gerekmez. Körlük elbette komedinin konusu olabilir; kör bir karakter huysuz, komik, öfkeli, sert, tuhaf veya abartılı yazılabilir. Körlükle hiç şaka yapılamaz demek de hayatın kendisini fazla steril hâle getirir. Ancak komedi içinde bile hangi kalıbın tekrar edildiğine bakmak gerekir.

G.O.R.A. pek çok şeyi karikatürize eden bir filmdir. Bu yüzden Garavel Usta’yı filmin genel parodi dilinden koparıp tek başına mahkûm etmek haksız olur. Fakat yine de şu soru geçerlidir: Neden kör karakter yine görme duyusundan yoksun olmasına rağmen dünyayı aşmış, sıradanlığı geride bırakmış bir figür olarak kurulur? Neden körlük ya bilgelik ya özel sezgi ya abartılı duyular ya da komik taşkınlıkla birlikte düşünülür? Buradaki mesele, Garavel Usta’nın komik olması değil; körlüğün yine sıradan bir insan hâli olarak değil, anlatıya fazladan anlam ve tuhaflık katan bir özellik olarak kullanılmasıdır.

Körlük Diğer Duyuları Kendiliğinden Güçlendirir mi?

Bu varsayımın toplumdaki en yaygın biçimlerinden biri, görme kaybının diğer duyuları otomatik ve olağanüstü biçimde güçlendirdiği inancıdır. Bu inanç kültürel olarak çok yaygındır. Kör kişilerin çok iyi duyduğu, koku duyusunun çok gelişmiş olduğu, insanları sesinden veya nefesinden çözdüğü, ortamı zihninde neredeyse kusursuz bir harita gibi kurduğu düşüncesi hem ciddi anlatılarda hem komedide sık sık karşımıza çıkar. Fakat gerçek tablo bundan daha karmaşıktır.

Kör bireylerin tamamında süper işitme, süper koku alma ya da herkeste aynı biçimde işleyen olağanüstü yön bulma becerileri geliştiğini söylemek doğru değildir. Bazı kör bireyler, özellikle erken yaşlardan itibaren belirli işitsel görevlerde daha iyi performans gösterebilir. Bazıları hafıza, dikkat, yönelim veya teknoloji kullanımı açısından güçlü stratejiler geliştirebilir. Fakat bu her duyu, her görev ve her birey için otomatik bir üstünleşme anlamına gelmez. Daha doğru ifade şudur: Kör kişiler, deneyim, tekrar, dikkat, zorunlu adaptasyon, teknoloji ve yaşam pratiği sayesinde belirli beceriler geliştirebilir. Fakat körlük, otomatik olarak süper güç üretmez.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü “diğer duyuları çok gelişmiştir” cümlesi bazen övgü gibi duyulur; fakat kör kişinin emeğini de görünmez kılabilir. Bir kör kişi ekran okuyucuyu çok hızlı kullanıyorsa, bu çoğu zaman yılların pratiğiyle ilgilidir. Bir kör kişi ses tonlarındaki ayrıntıları iyi yakalıyorsa, bu günlük hayatın getirdiği dikkat biçimiyle ilgili olabilir. Bunları “görmüyor ama başka yönleri gelişmiş” kolaycılığıyla açıklamak, hem kişisel emeği hem de erişilebilirlik ihtiyacını gölgede bırakır. Körlük bazı adaptasyonlar doğurabilir; ama bu adaptasyonlar mucize değildir.

Mesele Uyum Sağlamak mı, Erişilebilirlik Kurmak mı?

Hak temelli bakış tam burada devreye girer. Toplum ve hukuk düzeni, kör bireylerden olağanüstü bireysel adaptasyonlar beklemek yerine erişilebilir çevreyi kurmakla yükümlüdür. Bir hakkın kullanılabilirliği, o hakkı kullanacak kişinin ne kadar sıra dışı bir uyum becerisi geliştirdiğine bağlı olamaz. Kör bir kişinin bir binaya girebilmesi, bir elektronik belgeyi okuyabilmesi, bir sınava girebilmesi, bir duruşmada etkin biçimde yer alabilmesi veya mesleğini icra edebilmesi, onun ne kadar istisnai olduğuna bağlanamaz.

Bu noktada körlüğün gerçek bir yeti kaybı olduğunu söylemek ile hak temelli yaklaşımı savunmak arasında çelişki yoktur. Tam tersine, hak talebi bu gerçekliğin dürüstçe kabul edilmesiyle güçlenir. Körlüğü yalnızca farklılık olarak görmek, erişilebilirlik ve makul düzenleme taleplerinin dayandığı somut ihtiyaç boyutunu zayıflatma riski taşır. Sarı saçlı olmak gibi nötr bir fiziksel farklılık, kişiyi kamusal hayata, bilgiye, ulaşıma, eğitime veya mesleğe erişimde yapısal olarak dezavantajlı hâle getirmez. Körlük ise görsel bir dünya içinde gerçek sürtünmeler yaratır. Bu sürtünmelerin bir kısmı erişilebilirlikle azaltılır, bir kısmı teknolojiyle yönetilir, bir kısmı da hayatın içinde farklı yöntemlerle taşınır.

Yine de erişilebilirlik her şeyi birebir aynılaştırmaz. En iyi düzenlemeler yapılsa bile, görsel dünyanın bazı alanları kör kişi için farklı kalabilir. Yüz ifadelerini anlık yakalamak, bir mekânın genel düzenini tek bakışta kavramak, sosyal ortamdaki sessiz işaretleri okumak, görsel estetikle doğrudan ilişki kurmak veya göz göze gelip gülümsemenin doğallığını yaşamak erişilebilirlik düzenlemeleriyle tamamen telafi edilemeyebilir. Bunu söylemek yenilgi değildir. Asıl mesele, bu gerçekliği kişinin aleyhine bir hiyerarşiye dönüştürmemektir. Kör kişi dünyayla farklı bir düzenden ilişki kurar; bu düzen bazen zorlayıcı, bazen verimli, bazen de sadece farklıdır.

Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme bu konuda hak temelli ve bağlayıcı bir çerçeve kurar. Sözleşme’nin 9. maddesi erişilebilirliği, engelli kişilerin bağımsız yaşayabilmesi ve toplumsal hayata tam katılabilmesi için temel bir önkoşul olarak ele alır. 12. madde, engelli kişilerin hukuk önünde eşit tanınmasını ve hukuki ehliyetten başkalarıyla eşit şekilde yararlanmasını güvence altına alır. 13. madde ise engelli kişilerin adalet sistemine doğrudan ve dolaylı katılımının sağlanması için gerekli düzenlemelere işaret eder. Bu çerçeve, popüler kültürün kahramanlık dilini tersine çevirir. Soru artık “kör kişi ne kadar olağanüstü olabilir?” değildir. Asıl soru şudur: Kurumlar, eşit katılımı sağlamak için ne yapmaktadır?

Daredevil ve Garavel Usta gibi figürlere yaklaşırken iki uçtan da kaçınmak gerekir. Bu figürler tamamen değersiz değildir; çünkü kör karakterleri görünür kılarlar ve körlüğü mutlak pasiflik ya da çaresizlikle özdeşleştiren bazı yerleşik kalıpları sarsabilirler. Ancak görünürlük tek başına ilerici değildir. Kör bireyin ancak insanüstü algıya, mistik sezgiye, abartılı duyusal telafiye veya anlatısal olağanüstülüğe bağlandığında merkezde yer bulması, sıradan kör öznenin toplumsal varlığını gölgede bırakır. Sonunda yanlış bir ikilik oluşur: Körlük ya trajik yoksunluktur ya da mucizevi telafidir. Oysa hak temelli anlayışın savunduğu daha gerçekçi ihtimal şudur: Körlük, kişinin değerini azaltmayan fakat hayatı gerçek biçimde etkileyen bir yeti kaybıdır. Bu gerçeklik içinde kişi, erişilebilir çevre, uygun düzenlemeler ve ayrımcılıktan uzak bir muhataplıkla tam özne olarak yaşar.

Sonuç: Mucize Değil, Eşit Katılım

Hukuk kültürü açısından sonuç nettir. Kör avukatın meslekî meşruiyeti, herkesten daha keskin duymasına, daha iyi sezmesine, olağanüstü hafızaya sahip olmasına veya görme kaybını mucizevi bir fazlalıkla telafi etmiş gibi görünmesine dayanmaz. Hukukçuluğu; eğitimi, emeği, meslekî bilgisi, muhakemesi, etik sorumluluğu, çalışma yöntemleri ve hukuk düzenine eşit katılım hakkı üzerinden değerlendirilmelidir. Kör avukat başarılı olabilir; çok iyi olabilir; bazı alanlarda güçlü adaptasyonlar geliştirmiş olabilir. Bunlar değerlidir. Fakat bu başarı, onun eşit kabul edilmesinin ön şartı hâline getirilmemelidir.

Eğer bir kör avukatın kabul görmesi için ondan “sıradan bir hukukçudan fazlası” bekleniyorsa, orada eşitlik değil, koşullu kabul vardır. Bu koşullu kabul çoğu zaman övgü gibi görünür. “Ne kadar da başarmış”, “engeline rağmen ne işler yapmış”, “görmüyor ama bizden iyi” gibi cümleler ilk anda iyi niyetli duyulabilir. Fakat bu dil, dikkatli kurulmadığında kişiyi eşit bir meslektaş olmaktan çıkarıp ilham verici bir istisnaya dönüştürür. Oysa kör avukatın ihtiyacı mucize muamelesi görmek değil; erişilebilir sistemler içinde meslekî yeterliliğinin adil biçimde tanınmasıdır.

Körlük ne basit bir farktır ne de insanı eksilten bir mahkûmiyet. Görme duyusunun kaybı, hayatı gerçek biçimde değiştiren bir yeti kaybıdır. Ancak bu gerçeklik, kör kişinin hukuk önünde, toplumda ve meslekte tam özne olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Popüler kültür kör karakterleri anlatırken onları yalnızca trajediye ya da mucizeye sıkıştırmak zorunda değildir. Hukuk kültürünün görevi de kör avukattan süper kahramanlık beklemek değil; onun eşit katılımını mümkün kılmaktır.